Blog • Psikoloji ve Toplum

“Delilik Çağında” Sosyal Medya — Normal Olanı Kim Belirliyor?

Sosyal medyanın benlik algımızı ve normal kabul ettiğimiz ölçütleri nasıl şekillendirdiği üzerine.

Michel Foucault, Deliliğin Tarihi adlı eserinde deliliği yalnızca bireyin zihninde ortaya çıkan bir hastalık olarak ele almaz. Farklı tarihsel dönemlerde hangi davranışların “normal”, hangilerinin “anormal” olarak kabul edildiğini ve toplumların bu ayrımı nasıl oluşturduğunu inceler. Ona göre deliliğin tanımlanma biçimi, içinde bulunduğu toplumun kurumlarından, değerlerinden ve iktidar ilişkilerinden bağımsız değildir.

Bu düşüncenin önemli sonuçlarından biri şudur: Toplumlar yalnızca “anormal” olanı tanımlamaz, aynı zamanda “normal” olanın sınırlarını da belirler.

Her dönemde nasıl yaşamamız, davranmamız ve görünmemiz gerektiğine ilişkin birtakım normlar vardır. Bu normların bazıları açıkça ifade edilirken bazılarını fark etmeden öğreniriz. Günümüzde sosyal medya, bu normların üretildiği ve yayıldığı en güçlü alanlardan biri haline gelmiştir.

Sosyal medya bize yalnızca başkalarının hayatlarını göstermez. Aynı zamanda hangi hayatların görünür olmaya değer olduğunu da gösterir.

Başarı, mutluluk, fiziksel görünüm, ilişkiler, seyahat, sosyal yaşam ve hatta kişinin kendisine ayırdığı zaman sürekli olarak görünür hale gelir. Karşımıza çıkan içeriklerin büyük bölümü ise hayatın tamamını değil, paylaşılmak üzere seçilmiş belirli anlarını temsil eder.

Bir ilişkinin gündelik sorunlarından çok yıldönümü fotoğrafını, bir kariyerin belirsizliklerinden çok terfiyi, bir tatilin yorgunluğundan çok manzarayı görürüz. Başka bir deyişle sosyal medyada çoğu zaman insanların hayatlarının kendisiyle değil, hayatlarının gösterilmek üzere seçilmiş bölümleriyle karşılaşırız.

Buna rağmen bu görüntüler, kendi yaşamımızı değerlendirdiğimiz ölçütlere dönüşebilir.

Kendi sıradan günümüzü başka birinin tatiliyle, kendi bedenimizi seçilmiş ve düzenlenmiş bir fotoğrafla, kendi mesleki belirsizliklerimizi bir başkasının başarı duyurusuyla karşılaştırabiliriz. Bu karşılaştırma, zamanla neyin normal olduğuna ilişkin algımızı da değiştirebilir.

Foucault’nun düşüncesi burada sosyal medyayı anlamak için ilginç bir çerçeve sunar. Foucault’ya göre modern iktidar yalnızca yasaklayan veya cezalandıran bir güç değildir. Normlar oluşturarak insanların davranışlarını düzenleyebilir ve zamanla bireyin kendisini bu normlara göre denetlemesini sağlayabilir.

Bu düşüncenin en bilinen örneklerinden biri, Foucault’nun Jeremy Bentham’dan hareketle tartıştığı Panoptikon modelidir. Merkezde bulunan bir gözetleme kulesi, çevresindeki hücrelerde bulunan kişilerin her an izlenebilmesini mümkün kılar. Ancak asıl önemli olan kişinin gerçekten sürekli izlenmesi değildir. Ne zaman izlendiğini bilemediği için, izleniyormuş gibi davranmaya başlamasıdır.

Böylece gözetim dışarıdan uygulanan bir denetim olmaktan çıkar ve kişinin kendi davranışını düzenlediği içselleştirilmiş bir mekanizmaya dönüşür.

Sosyal medyada elbette klasik anlamda bir Panoptikon içinde yaşamıyoruz. Ancak sürekli görünür olma ihtimali, başkalarının bizi nasıl değerlendireceğine ilişkin farkındalığımızı artırabilir. Paylaşacağımız fotoğrafı seçerken, bir düşüncemizi yazarken veya hayatımızın hangi bölümünü göstereceğimize karar verirken potansiyel bir izleyicinin bakışını hesaba katabiliriz.

Zamanla yalnızca başkalarının bize baktığını bilmekle kalmayız; kendimize de onların olası bakışıyla bakmaya başlayabiliriz.

Burada sosyal medya ile benlik arasındaki ilişki daha karmaşık hale gelir. İnsan artık yalnızca bir deneyimi yaşamaz; o deneyimin başkalarına nasıl görüneceğini de düşünebilir. Bir tatilin, ilişkinin, başarının ya da bedenin değeri, yaşanan deneyimin yanında onun nasıl temsil edildiği üzerinden de değerlendirilmeye başlanabilir.

Bu durum sosyal medyaya özgü değildir. İnsan her zaman kendisini başkalarının bakışı üzerinden de değerlendirmiştir. Ancak sosyal medya bu bakışı sürekli, ölçülebilir ve görünür hale getirir.

Beğeni sayıları, takipçiler, görüntülenmeler ve yorumlar sosyal kabulün sayısal göstergelerine dönüşebilir. Böylece daha önce belirsiz olan “Başkaları benim hakkımda ne düşünüyor?” sorusuna artık rakamlarla cevap verilebiliyormuş gibi görünür.

Sosyal medyanın bir başka önemli özelliği ise gördüğümüz içeriğin tarafsız biçimde karşımıza çıkmamasıdır. Platformların algoritmaları, hangi içeriklerle etkileşime girdiğimize göre yeni içerikler sunar. Dikkatimizi daha uzun süre tutan, güçlü duygular uyandıran veya etkileşim yaratan içerikler daha fazla görünürlük kazanabilir.

Bu nedenle sosyal medyada gördüğümüz dünya, toplumun basit bir yansıması değildir. Aynı zamanda teknolojik sistemler tarafından seçilmiş ve sıralanmış bir dünyadır.

Bu durum “normal” algımız açısından önemlidir. Belirli bedenlerin, yaşam tarzlarının, başarı biçimlerinin veya düşüncelerin sürekli karşımıza çıkması, bunların toplumda gerçekte olduğundan daha yaygın olduğu izlenimini yaratabilir. Sıradan yaşam ise paylaşılmaya değer bulunmadığı veya yeterince etkileşim yaratmadığı için daha az görünür olabilir.

Sonuçta sosyal medyanın sunduğu “normal hayat”, insanların gerçekte yaşadığı ortalama hayatla aynı şey olmayabilir.

Elbette sosyal medyayı yalnızca gözetim, karşılaştırma ve baskı üzerinden değerlendirmek de doğru değildir. Sosyal medya insanların iletişim kurmasını, bilgiye ulaşmasını, topluluklar oluşturmasını ve daha önce kamusal alanda yeterince temsil edilmeyen deneyimlerin görünür hale gelmesini sağlar. Aynı platform, bir kişi için karşılaştırma ve baskı kaynağı olurken başka biri için aidiyet ve ifade alanı olabilir.

Bu nedenle mesele sosyal medyanın iyi ya da kötü olduğuna karar vermekten çok, onun benlik algımızı ve normal kabul ettiğimiz şeyleri nasıl etkilediğini fark edebilmektir.

Foucault’nun düşüncesinden hareketle belki de bugün sorulması gereken soru “Sosyal medya bizi izliyor mu?” sorusundan daha geniştir.

Sosyal medya bize kendimizi hangi ölçütlerle izlemeyi öğretiyor?

Çünkü normların en güçlü olduğu an, birinin bize nasıl olmamız gerektiğini söylediği an olmayabilir. Bazen norm, dışarıdan gelen bir talebe ihtiyaç duymadan kendimizi onun ölçütlerine göre değerlendirmeye başladığımız anda en etkili haline gelir.

Bu açıdan “delilik çağında” sosyal medyaya bakarken asıl mesele kimin normal, kimin anormal olduğu değildir.

Asıl mesele, normal dediğimiz şeyi kimin ve nasıl belirlediğidir.

Michel Foucault (1926–1984), Fransız filozof ve düşünce tarihçisidir. Delilik, tıp, hapishane, cinsellik, bilgi, iktidar ve gözetim üzerine çalışmalarıyla 20. yüzyıl düşüncesinin en etkili isimlerinden biri olmuştur.

Kaynakça

  • Foucault, M. (1961). Histoire de la folie à l'âge classique.
  • Foucault, M. (1975). Surveiller et punir: Naissance de la prison.
  • Foucault, M. (1976). Histoire de la sexualité I: La volonté de savoir.
  • Goffman, E. (1959). The Presentation of Self in Everyday Life.
  • Vogel, E. A., Rose, J. P., Roberts, L. R., & Eckles, K. (2014). Social comparison, social media, and self-esteem. Psychology of Popular Media Culture, 3(4), 206–222.

İlk adım

Psikolojik danışmanlık süreciyle ilgili, şimdi iletişime geçebilirsiniz.