Blog • Psikanaliz

Donald Winnicott: Gerçek Kendilik ve Sahte Kendilik — Ne Kadarımız Gerçekten “Biziz”?

Gerçek kendilik, sahte kendilik ve başkalarının beklentileri arasında kendimiz kalabilmek üzerine.

Donald Winnicott’ın psikanaliz kuramında benlik, yalnızca insanın içinde kendiliğinden gelişen bir yapı değildir. Bebeğin kendisi olabilmesi, yaşamın ilk dönemlerinde onu karşılayan, ihtiyaçlarına yanıt veren ve varlığına alan açan bir çevreyle mümkündür.

Winnicott’a göre yaşamın başlangıcında bebek, dış dünyadan bağımsız ve kendi ihtiyaçlarını tek başına düzenleyebilen bir varlık değildir. Açlık, korku, rahatsızlık ya da yalnızlık hissettiğinde bunları anlamlandıracak veya yatıştıracak ruhsal kapasiteye henüz sahip değildir.

Bu noktada bakım veren kişi devreye girer.

Bebeğin ihtiyaçlarını yeterince fark eden, ona uyum sağlayan ve onu hem fiziksel hem de duygusal olarak taşıyan bir çevre, bebeğin kendi varlığını güven içinde deneyimleyebilmesine olanak tanır.

Winnicott bunu anlatırken ünlü “yeterince iyi anne” (good enough mother) kavramını kullanır.

“Yeterince iyi” olmak, kusursuz olmak değildir.

Hatta Winnicott’ın düşüncesinde kusursuzluk gerekli de değildir. Bakım veren kişi başlangıçta bebeğin ihtiyaçlarına yüksek düzeyde uyum sağlar; zamanla bu uyum doğal olarak azalır. Bebek beklemeyi, hayal kırıklığıyla karşılaşmayı ve dış dünyanın kendi arzularından bağımsız olduğunu yavaş yavaş deneyimler.

Önemli olan çocuğu her hayal kırıklığından korumak değil, baş edebileceği ölçüde bir gerçeklikle karşılaştırmaktır.

Bu güvenli ortamda çocuk kendi dürtülerini, arzularını ve duygularını yaşayabilir. Winnicott’ın “gerçek kendilik” (true self) dediği yapı tam da bu spontan deneyimlerden doğar.

Gerçek kendilik, “Ben kimim?” sorusuna verilmiş bilinçli bir cevap değildir. Daha temel bir histir:

“Ben buyum ve böyle var olabilirim.”

Çocuk sevincini gösterebilir. Öfkelenebilir. İstemeyebilir. Merak edebilir. Gürültülü olabilir. Sessiz kalabilir. Kısacası, çevresini kaybetme korkusu yaşamadan kendi içinden gelen deneyimlere alan açabilir.

Ancak çevre çocuğun ihtiyaçlarına sürekli olarak uyum sağlayamıyorsa başka bir çözüm ortaya çıkabilir.

Çocuk çevreyi değiştiremiyorsa, kendini çevreye göre değiştirmeyi öğrenir.

Winnicott’ın “sahte kendilik” (false self) kavramı burada ortaya çıkar.

Sahte kendilik basitçe yalan söylemek, rol yapmak ya da insanları kandırmak değildir. Aksine, kişinin ilişkisini ve ruhsal bütünlüğünü korumaya yarayan bir uyum biçimidir. Çocuk, kendi spontan tepkilerini geri çekerek çevrenin beklediği biçimde var olmayı öğrenebilir.

Ne hissediyorum?

yerine

Benden ne hissetmem bekleniyor?

Ne istiyorum?

yerine

Benden ne isteniyor?

soruları öne çıkmaya başlayabilir.

Bu uyum dışarıdan oldukça başarılı görünebilir. Kişi çalışkan, sorumluluk sahibi, uyumlu ve başkalarının ihtiyaçlarını kolaylıkla fark eden biri olabilir. Ne yapması gerektiğini bilir; insanların beklentilerini sezebilir ve onlara göre davranabilir.

Fakat bütün bunların altında başka bir soru kalabilir:

“Peki ben ne istiyorum?”

Winnicott’ın sahte kendilik kavramı belki de yetişkin yaşamında en çok burada görünür hale gelir.

Başkalarını hayal kırıklığına uğratmamak için sürekli “evet” demek, kabul görmek için kendi ihtiyaçlarını geri plana atmak, ilişkilerde karşıdakinin istediği kişiye dönüşmek, başarıdan başarıya koşarken neyin gerçekten anlamlı olduğunu unutmak…

İnsan dışarıdan oldukça iyi işleyen bir hayat sürdürebilir ve yine de o hayatın kendisine ait olup olmadığından emin olamayabilir.

Çünkü mesele yalnızca nasıl yaşadığımız değil, yaşadığımız hayatın ne kadarını kendimizin seçtiğidir.

Ancak burada önemli bir ayrım vardır. Winnicott’a göre her uyum sahte değildir ve sahte kendilik bütünüyle patolojik bir yapı olarak düşünülmemelidir.

Hepimiz sosyal yaşamın içinde farklı roller üstleniriz. İş yerinde, ailede, arkadaşlarımızın yanında aynı biçimde davranmayız. Bazen duygularımızı erteler, bazen başkalarının ihtiyaçlarına uyum sağlarız. Bu, birlikte yaşayabilmenin doğal bir parçasıdır.

Sorun, uyum sağlamamız değil; uyumun kendimiz olmanın yerini almasıdır.

Kişi yaşamının büyük bölümünü başkalarının beklentilerine göre kurduğunda, kendi arzularıyla arasındaki mesafe giderek büyüyebilir. “Başarılı”, “iyi”, “güçlü”, “uyumlu” ya da “sorunsuz” görünürken içeride bir boşluk hissedebilir.

Belki de bu nedenle bazen insanlar yıllarca peşinden koştukları bir hedefe ulaştıklarında bekledikleri mutluluğu hissedemezler.

Çünkü hedefe ulaşmışlardır; ama hedefin gerçekten kime ait olduğunu hiç sormamış olabilirler.

Bugünün dünyasında sahte kendilik için yeni alanlar da var. Sosyal medya bize yalnızca hayatımızı göstermeyi değil, kendimizin gösterilecek bir versiyonunu üretmeyi de öğretiyor.

Nasıl göründüğümüz, ne kadar başarılı olduğumuz, nerede olduğumuz, ne kadar mutlu olduğumuz…

Bir süre sonra insan kendisini yaşamakla, kendisinin kabul görecek bir versiyonunu sunmak arasındaki farkı kaybedebilir.

Belki de modern dünyanın en güçlü beklentilerinden biri artık yalnızca başarılı olmak değil, başarılı görünmek; mutlu olmak değil, mutlu görünmek; kendimiz olmak değil, kabul edilebilir bir “kendimiz” üretmektir.

Winnicott’ın düşüncesi burada oldukça güncel bir soru bırakır:

Kimse görmeseydi yine aynı hayatı ister miydik?

Gerçek kendilik, bütün sosyal rolleri terk etmek ya da yalnızca içimizden geleni yapmak değildir. Daha çok, bütün bu rollerin altında hâlâ kendimize ait bir yerin bulunmasıdır.

İstediğimizde “hayır” diyebildiğimiz, ne hissettiğimizi fark edebildiğimiz, yalnız kaldığımızda boşluğa düşmediğimiz ve başkalarının beklentileri olmadan da arzularımızı duyabildiğimiz bir yer.

Winnicott için ruhsal sağlık yalnızca çatışmaların veya sıkıntıların olmaması değildir. Kişinin yaşamını gerçek hissedebilmesiyle de ilgilidir.

Belki de bu yüzden “kendin olmak”, kim olduğunu bir kez keşfedip tamamlamak değildir.

Bazen kendin olmak, yıllar boyunca çevrenin sesine uyum sağladıktan sonra, içeriden gelen daha sessiz bir sesi yeniden duyabilmektir:

“Ben aslında ne istiyorum?”

Ve belki de gerçek kendilik tam olarak orada başlar.

Donald Woods Winnicott (1896–1971), İngiliz çocuk doktoru ve psikanalisttir. Nesne ilişkileri geleneğinin önemli isimlerinden biri olan Winnicott; yeterince iyi anne, tutan çevre (holding environment), gerçek ve sahte kendilik, geçiş nesnesi ve oyun kavramlarıyla psikanalitik düşünceye önemli katkılarda bulunmuştur.

Kaynakça

  • Winnicott, D. W. (1953). Transitional objects and transitional phenomena.
  • Winnicott, D. W. (1956). Primary maternal preoccupation.
  • Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self.
  • Winnicott, D. W. (1965). The maturational processes and the facilitating environment.
  • Winnicott, D. W. (1971). Playing and Reality.

İlk adım

Psikolojik danışmanlık süreciyle ilgili, şimdi iletişime geçebilirsiniz.