Melanie Klein’ın psikanaliz kuramında insanın iç dünyası, yaşamın çok erken dönemlerinden itibaren başkalarıyla kurduğu ilişkiler üzerinden şekillenir. Klein’a göre bebek, daha yaşamının ilk aylarında sevgi, haz, öfke, korku ve hayal kırıklığıyla dolu yoğun bir ruhsal dünya içindedir.
Bu dünyanın merkezindeki ilk “nesne”lerden biri annedir; daha doğrusu, bebeğin deneyiminde başlangıçta annenin bütünü değil, onunla ilişkili parçalar vardır. Klein’ın klasik anlatımında bunların en önemlisi memedir.
Bebek acıktığında ve beslendiğinde meme doyum, güven ve rahatlama getirir: “iyi meme.”
Acıktığında meme gelmediğinde, doyum geciktiğinde ya da yaşadığı rahatsızlık ortadan kalkmadığında ise aynı meme hayal kırıklığının ve öfkenin kaynağı haline gelebilir: “kötü meme.”
Buradaki “iyi” ve “kötü”, ahlaki kavramlar değildir. Bebeğin henüz aynı kişinin hem doyum veren hem de hayal kırıklığı yaratan taraflarını tek bir bütün içinde tutmakta zorlandığı çok erken bir deneyim biçimini anlatır.
Klein bu ruhsal örgütlenmeyi paranoid-şizoid konum ile açıklar. Bebek, çelişkili deneyimleri birbirinden ayırarak dünyayı “iyi” ve “kötü” olarak böler. Psikanalitik dilde buna bölme (splitting) denir.
Bölme, ilk bakışta ilkel bir savunma gibi görünse de bebeğin yoğun duygularla baş edebilmesini sağlar. Sevilen ve ihtiyaç duyulan nesnenin aynı zamanda öfke duyulan nesne olduğunu kabul etmek zordur. Bu nedenle iyi olan korunur, kötü olan ondan ayrılır.
Ancak gelişim ilerledikçe önemli bir dönüşüm gerçekleşir. Bebek, sevdiği ve öfkelendiği kişinin aslında aynı kişi olduğunu giderek daha fazla deneyimlemeye başlar.
“İyi anne” ile “kötü anne” birleşir.
Klein’ın depresif konum adını verdiği süreç tam da burada ortaya çıkar. Artık karşıdaki kişi yalnızca ihtiyaçları karşılayan ya da engelleyen bir nesne değildir; iyi ve kötü yanlarıyla bir bütündür. Bununla birlikte yeni ve daha karmaşık duygular ortaya çıkar: suçluluk, kaybetme korkusu, yas ve zarar verilen şeyi onarma arzusu.
Belki de olgunlaşmanın en zor taraflarından biri burada başlar: Sevdiğimiz kişinin bizi hayal kırıklığına uğratabileceğini, öfkelendiğimiz kişinin ise hâlâ sevdiğimiz kişi olabileceğini kabul etmek.
Klein’ın dünyasında bu yalnızca bebeklikte tamamlanıp geride bırakılan bir aşama değildir. Yetişkin yaşamında da zaman zaman insanları bölmeye devam ederiz.
Çok sevdiğimiz biri bizi incittiğinde, birkaç dakika önce ona yüklediğimiz bütün olumlu özellikler sanki bir anda kaybolabilir. “Beni gerçekten sevseydi bunu yapmazdı.” “Demek ki düşündüğüm insan değilmiş.” Bir insanın tek bir davranışı, zihnimizde onun bütün kimliğini değiştirebilir.
Benzer bir şeyi ilişkilerin başlangıcında da yaşarız. Birini idealize eder, kusurlarını görmez, onu neredeyse bütünüyle “iyi” bir nesne haline getiririz. İlk ciddi hayal kırıklığında ise aynı kişi değersiz, bencil ya da kötü biri gibi görünmeye başlayabilir.
Oysa değişen her zaman karşımızdaki insan değildir. Bazen değişen, onu zihnimizde nasıl tuttuğumuzdur.
Klein’ın kuramı burada önemli bir şey söyler: Ruhsal olgunluk, kötü olanı ortadan kaldırmak değil, iyi ile kötüyü aynı kişide birlikte taşıyabilmektir.
Birini sevmek, onun bizi hiç hayal kırıklığına uğratmayacağına inanmak değildir. Birine öfkelenmek de ona duyduğumuz sevginin ortadan kalkması anlamına gelmez. Karşımızdaki kişiyi bütün bir insan olarak görebilmek, çelişkili duyguların aynı ilişkide var olmasına izin verebilmektir.
Belki de yetişkin ilişkilerindeki en zor deneyimlerden biri budur: Bir insanı ne tamamen iyi ne de tamamen kötü olarak görebilmek.
Sosyal medya dünyası ise bu bölmeyi kolaylaştırıyor olabilir. İnsanları birkaç fotoğraf, bir paylaşım ya da tek bir davranış üzerinden idealize edebiliyor; aynı hızla değersizleştirebiliyoruz. Dün hayran olunan biri, bugün tek bir cümleyle bütünüyle “kötü” bir figüre dönüşebiliyor.
Klein’ın yaklaşık bir asır önce tarif ettiği ruhsal mekanizma, böylece modern dünyanın hızlı yargılarında yeniden karşımıza çıkıyor.
Belki de mesele, içimizdeki “iyi” ve “kötü” imgelerden birini seçmek değildir. Asıl mesele, ikisinin aynı kişiye ait olabileceğine dayanabilmektir.
Çünkü sevdiğimiz insan bazen bizi incitir. Öfkelendiğimiz insanı özleyebiliriz. Hayal kırıklığına uğradığımız birinin bizim için hâlâ değerli olduğunu hissedebiliriz.
Klein’ın bize bıraktığı en güçlü düşüncelerden biri belki de şudur:
Birini gerçekten bütün olarak görebilmek, onun hem iyi hem kötü yanlarıyla aynı insan olduğunu kabul edebilmektir.
Ve belki de olgun sevgi, tam olarak burada başlar.
Melanie Klein (1882–1960), Avusturya doğumlu Britanyalı psikanalisttir. Çocuk psikanalizinin öncülerinden biri olmuş; nesne ilişkileri, erken dönem kaygılar, bölme, projektif özdeşim ve paranoid-şizoid ile depresif konum kavramlarıyla psikanalitik düşünce üzerinde önemli bir etki bırakmıştır.
Kaynakça
- Klein, M. (1935). A contribution to the psychogenesis of manic-depressive states.
- Klein, M. (1946). Notes on some schizoid mechanisms.
- Klein, M. (1952). Some theoretical conclusions regarding the emotional life of the infant.
- Klein, M. (1957). Envy and gratitude.
- Segal, H. (1973). Introduction to the Work of Melanie Klein.